Doviz Kuru ----------------
 

Radikal-çevrimiçi
GAZETESINDE YAZAN VAHIT TURSUN YAZAR


Temel'in kimliği

Temel'in kimliği
Temel...
Karadeniz bölgesinde, İslâmlaşmadan sonra, Hıristiyanlığa dayalı birçok Helence isim, lakaba dönüştürülerek kullanıldı ve halen kullanılıyor




Anadolu kültür mozaiğinin kendine özgü renk tonlarını yemyeşil coğrafyasında harmanlayan, Karadeniz bölgesinin güçlü fakat karikatürize edilerek komikleştirilmiş karakteri Temel, Karadeniz mizah anlayışının değişmez aktörlerinden birisi. Temel, bazılarına göre Karadenizlilerin tuttuğunu kopardığının, akıllılığının, kıvrak zekâlılığının ve her tür zorluğun altından kolaylıkla kalkabilme yeteneğinin simgesidir. Bazıları için Karadeniz insanının saf ve komik tarafını yansıtan bir karakterdir.

Peki kimdir bu Temel?
Sadece mizah kahramanı olarak mı ortaya çıkarılmış, yoksa arka planında ulaşılması güç başka bir kahraman mı saklı? Bu soru her ne kadar bazıları için zaman zaman merak konusu olmuş olsa da, son dönemlerde araştırma konusu dahi oldu ve buna yönelik kitaplar yazıldı. Yaklaşık bir yıl önce, Trabzon Karikatürcüler Derneği tarafından Temel'i her yıl anma adına, ona bir anma günü belirlemek için başlatılan kampanya ile Karadenizliler arasına sıçrayan kıvılcımla, bölge insanında Temel'in kim olduğu merakı alevlendi. Konu kısa sürede internet ortamına taşınarak, her yerde Temel'in soyu, ecdadı, memleketi ve kimliği tartışılır oldu. Nihayet, aralarında yabancıların da bulunduğu ve çoğunluğu Karadenizlilerden oluşan, kendim dahil, farklı mesleklerden toplam 57 kişi biraraya geldi; Temel'le ilgili olarak çeşitli makale, yazı, öykü, şiir ve fıkra yazıldı; böylece, kolektif bir kitap ortaya çıkarıldı ve Heyamola Yayınları tarafından Temel Kimdir adı altında yayınlandı. Söz konusu kitapta, hepimiz kendi düşüncemize göre Temel'i tanımlamaya, onu anlatmaya, bazılarımız da onu birilerine benzetmeye çalıştık. Tek ortak nokta, herkesin kendine göre Temel'i aradığı ve ona sahip çıkmaya çalıştığıydı. Ancak ne var ki, kolektif olarak ortaya çıkardığımız bu kitapta, Temel yine bulunamadı, kimliği gizemini korumaya devam etti.
Temel'in peşini bırakmaya niyetli olmayanlar, "Temel kimdir?" sorusunu, biraz da Karadeniz tarihi geçmişini gözönüne alarak irdelemeliydi. Bu yapılmadı veya yapılamadı. Belki de Temel karakteri, tarihte oluşmuş bir geleneğin, farklı formatta günümüze uyarlanmış bir devamı olabilirdi. Çünkü insanlar, birtakım değerlerini, gelenek ve göreneklerini değiştirmeye zorlandıklarında, eski değerlerini, dayatılan yeni değerler sistemine entegre etmeye çalışırlar. Özellikle dinsel bayramlar incelendiğinde, aynı bayramların değişik bir formatta, bazen de tamamen aynısının bir önceki dinde kutlandığı anlaşılır. Örneğin İslam'daki "Kurban Bayramı" Hz. İbrahim'e, hatta eski çağlara kadar dayanır. Ortodokslukta birçok bayramın, paganizme dayalı olduğu bilinir. Karadeniz'de bazı yayla şenliklerinin, yine paganizme dayalı olduğu tespit edilmişti.(1)
Toplumsal tepki yüzünden, eskisinin yenisine entegrasyonu sağlanamayan bazı değerler ise, formatı değiştirilerek, farklı anlam yüklenerek veya komikleştirilerek yaşatılmaya çalışılır. Örneğin: Karadeniz bölgesinde, İslamlaşmadan sonra, Hıristiyanlığa dayalı birçok Helence isim, lakaba dönüştürülerek kullanıldı ve halen kullanılıyor. Örneğin Spiros, Pavlos, Mavros, Spentamis, Şotorika, Khanika, Mavrika, vb. gibi. Hatta bazen, Türkçe isimlerin sonuna Helence sonek eklenerek, isimleri kibarlaştırma geleneği Türkçe'ye entegre edilmeye çalışılır. Örneğin: Fatma Fatula, Fatulika, Ali Aleko, Fatima Fatimeka, Havva Khavuli, Khavulika, Mustafa Mustafeko, vb. gibi.
Ayrıca toplum, ulaşılması zor kişi ve güçleri eleştirebilme adına, onları karikatürize eder. Komik duruma sokmaya çalışır. Bir nevi bu yolla, onlardan öcünü almaya uğraşır. Çünkü, ulaşılması güç olan kişi ve güçlerin, toplum üzerinde yaptırım gücüne sahip olmaları nedeniyle, hayranları dışında, toplumun tamamı tarafından hoş karşılanmazlar.

Temelis-Themelios
Konuyu bu boyuttan ele alıp yukarıdaki örneklerden yola çıkarsak, konumuz olan Temel'i, tarih içerisinde gizlendiği yerde bulup keşfedebiliriz belki. Bunun için önce, "Temel" sözcüğünün kökenine bakalım.
Sözcük, Trabzon Rumcasında "Temelis" olarak kullanılıyor. Etimolojik olarak "Temel" sözcüğü, Helence "Themelios"dur. (2) Şimdi bir de, tarihsel süreçte hiçbir anlam kaymasına maruz kalmadan, orijinaliyle eşanlam taşıyarak günümüze kadar kullanılan bu sözcüğü, geçmişte hangi ünlünün ad olarak kullandığına göz atalım. Bunun için de, tarihte bölgemizde etkin olduğunu bildiğimiz Helen mitolojisinden başlayalım. Çünkü bu alanda, hem Temel adında hem de Temel karakterine uygun ünlü bir karakter keşfediyoruz. Bu karakter, Helen dünyasında Hıristiyanlıktan önce inanılan, paganizme dayalı bir tanrıdır. Bu tanrı, Olimpos'un 12 tanrıları içinde, "Denizlerin ve bütün akarsuların Tanrısı" olarak bilinen Posidon'dur (Poseidon). Mitolojiye göre, Posidon'un isimlerinden birisi de "Themelidis"dir. (3) Themelidis sözcüğünün sonundaki "dis" bölümü, isimlerde ve genelde Karadeniz'e özgü olarak, özellik belirten bir sonek olarak kullanılır. Sözcüğün bütününe ait değildir. Hatta, Türkçe soyadı taşıyan Pontos kökenlilerde bile bu böyledir. Örneğin: Terzi-dis, Kuyumci-dis, Kahveci-dis gibi. Helence'den örnek olarak Triantafili-dis, Theodori-dis, Flori-dis gibidir. Posidon'un adı, bir başka kaynakta "Themel(iukhos) ve Tehemel(iukhon) = temeli olan, temelleri koruyan" olarak geçer. Bu sözcüğün "iukhos" ve "iukhon" bölümü de sonek olarak Themel sözcüğüne eklidir (4)

Biraz da Posidon'u tanıyalım
Mitolojiye göre Posidon, Olimpos'un baş tanrısı Dias'ın (Zeus) kardeşi olmasına karşın, onun buyruğuyla hareket etmekten hoşlanmayan ve zaman zaman ona karşı çıkan biridir. Yani dik başlıdır. En az Dias kadar güçlüdür. Sahip olduğu üçlü 'yaba'yı denize fırlattığında, büyük dalgalar ve depremler yaratabilen Posidon, aynı zamanda denizde adalar meydana getirebilecek güçtedir. İmroz ve Tenedos yakınlarında bir yerde, deniz altında bir sarayda yaşar. Olimpos'ta bulunan diğer tanrılarla bir arada kalmaktan hoşlanmamasına rağmen, bazen Olimpos'a çıkarak toplantılarına katılır. Eşi Amfitriti'dir ancak kendisinden hiç çocuğu olmaz. Ne var ki, Posidon ikide bir âşık olup kurduğu evlilik dışı ilişkiler sonucu, birçok çocuk sahibi olur. Sembolleri arasında ağaç, at ve delfin vardır. Posidon için düzenlenen yortuların birisi "İsthmio" adıyla bilinirdi. Bu yortu, her yıl Nisan ayının son günlerinde icra edilirdi. Bir diğeri ve sadece kendine ait olanı Posidonia yortusuydu. Bu yortular gemi, at, spor ve müzik yarışmalarıyla gerçekleştirilirdi. (5) Posidon'un sıraladığımız özelliklerine dikkat edildiğinde, onun hem ulaşılması zor bir güç, kendi başına buyruk hem de zamparalığıyla ün kazanmış yarı komik bir karakter olduğu görülüyor. Dolayısıyla Temel'in, binlerce yıllık tarih tüneline gizlice sızarak, günümüze kadar "denizin çocuklarına" eşlik edebilmeyi başaran Posidon olması güçlü bir olasılıktır. Eğer öyleyse, onu anma tarihinin, Posidon adına düzenlenmiş şenliklerin tarihi olmalıdır.

Kaynakça:
1. Ömer Asan, Pontos Kültürü.
2. Özhan Öztürk, Karadeniz Ansiklopedisi madde. K-Z s.1078, D. Dimitraku, Mega Leksikon Elinikis Glosis, madde. E-K s.3316, Sevan Nişanyan Çağdaş Türkçenin Etmolojik Sözlüğü.
3. Maria Mavromataki Mytologie und Kulte Griechenlands.
4. Dimitrios Dimitraku, Mega Leksikon Elinikis Glosis madde. E-K s.3316, Liddel & Scott, Mega Leksikon tis Ellinikis Glossis madde. E K s. 468.
5. Azra Erhat, Mitoloji sözlüğü, Sofia N. Sfiroera .İ Mythologia ton Elinon.
 



Anadolu'nun 'Romeyika'sı ölüyor

Anadolu'nun 'Romeyika'sı ölüyor
Nüfusunun çoğu büyükşehir varoşlarında kaybolan Oçena dilini de yitirmek üzere. Keşke hiç olmazsa dilbilimcilerin ilgisini çekse.
Binlerce yıllık, antik ve muhteşem bir kültürün kalıntılarını sırtında taşıyan Oçena kaybedilmek üzere












Evet, Anadolu'nun bir rengi daha yok oluyor... Her ne kadar son zamanlarda bunu fısıldayamaz hale gelmiş olsak da, hani şu zengin renklerinden, mozayiğinden söz edip bazen gurur duyduğumuz Anadolu'nun bir rengi daha, dünyanın gözü önünde silinip gidiyor. Bu sorunu detaylandırmadan önce, bu rengi yansıtan yerleşim birimlerinden birisi olan Oçena (Trabzon/Çaykara/Köknar) köyünden, orada yaşayan toplumun tarihsel arka planı ve kendine özgü kültürel yapısından söz edelim. Çoğumuzun şimdiye kadar adını dahi duymadığı bu köyü, en azından şimdiye kadar yaşatmış olduğu antik bir dilin yok oluşuyla tanıyalım.

Oçena...
Oçena Karadeniz'de, Trabzon'un Soğanlı dağı vadilerinin birinde bir köy. Köknar, karaçam, gürgen, meşe, kestane, ceviz gibi ağaçlar ve daha binbir türlü bitki ve çiçekler arasında bir cennet; sayısız berrak su kaynaklarının, şarıl şarıl akan ırmakların, derelerin bulunduğu bir vatandır Oçena. Oçena'nın adı bazen Ogene'dir, hem Köknar hem Karaçam'dır. Etimolojik açıdan Elence Okena, Okinon'dur Oçena.
İlk yerlileri Oçena'nın, muhtemelen firariydiler. Osmanlı baskısından kaçıp sığ ormanların kucağına sığınmış, ağaçların arasına karışarak saklanmış, kimsenin onları bulamayacağına inanmış kişilerdi. İlk evleri, ısındıkları ateşin kül ve kömür kalıntılarının ele verdiği mağaralardandı. Hazine var diye yıktığımız yatak yerleri, uygarlık izlerini yansıtan duvarcıklardandı.
Ne kadar uğraştı didindiler bilinmez ama, ilk normal evlerini inşa eder etmez, yakalanmışlardı Osmanlı'ya. Kaydolmuşlardı reaya listesine; dağların özgür vatandaşlığı alınmıştı ellerinden, onu yaşamadan doyasıya. Tarih 1583'tü, keşfedildiklerinde. Sadece beş aileden oluşuyorlardı, dağın zirvesinde kurdukları biricik köylerinde, Oçena'da.
Daha sonraki yıllarda, aralarına farklı yerlerden katılanlar oldu. 1613'e kadar, 49 aile daha katıldı saflarına. Yalnızlıkları bitmiş, muhtemelen şenlikler başlamıştı. Kim bilir ne sohbetler yapılmış, ne horonlar oynanmıştı her akşam, her evde. 54 ailenin dördü Müslüman olduğunu söylemişti Osmanlı saymanına. Gerçek mi değil mi bilinmez ama, Yunanlı yazar Kandilaptis, 1685'te Of despotunun kararıyla toptan Müslüman olduklarını yazar 'Ta Fitiana' kitabında.

Rumca ama...
Oçenalılar, ayrı ayrı yerlerden, muhtemelen Trabzon merkezi başta olmak üzere, Sürmene, Bayburt vb. gibi yerlerden gelip yerleşmişlerdi. Aralarında, Konya civarından geldiğini söyleyen de var, Zaza Kürtlerinden olduğuna inanan da. Fırtınalı bir zamanda, Karadeniz dalgalarının vahşileştiği bir dönemde gelmişti çoğu. Anadili Rumca olan bir toplumun, Çaykara civarında 20'yi aşkın yeni köy kurup yerleşmek zorunda kaldığı bir dönemdi bu dönem. Bizimkiler de, -batan gemilerin yolcu ve mürettebatından- yüzerek Oçena limanına sığınmışlardı. Yaklaşık 150 yıllık Osmanlı'da, antik bir dili unutmadan konuşan kaptanlardanlardı. Ancak herkes, kendi gemisinin şivesini taşımıştı Oçena'ya doğal olarak. Tek bir köyde ve birarada yaşamalarına rağmen, bu farklılıklarını yüzyıllar boyu yaşatabilmişlerdi. Herkes Rumca konuşuyordu fakat, kimi "Staliya" kimi "Parxare" diyordu yaylalara. Bazısı "xortare", bazısı "xolxone" diyordu yeşil otlara. Birisi "etrepo" derken, diğeri "niko" diyordu yenmeğe. Dünün karşılığı olan "opse" bazılarında "extes" olarak karşılık buluyordu, Yunanistan'ın Attica ile İpiros şivesini yansıtarak. Hatırı sayılır sayıda kişinin, genelde isimlerin sonuna, daha eski bir Elence şive formatında "pedi-n, raşi-n, skafidi-n, kalathi-n" örneklerinde olduğu gibi, "n"yi ekliyordu. Önemli bir kısım ise bu örnekleri, "pedi, raşi, skafidi, kalathi" gibi kullanıyordu. Yukarıda "an" diye bilinen çağrı özelliği taşıyan önek, karşılığını "ara" olarak buluyordu Aşağı Oçena'da. Yakın komşumuz Alithinoslular şiirsel konuşurlarken, daha çabuktu Oçenalılar. Bu dile, İslâm'la gelen birçok Arapça kelimenin yanı sıra Anadolu Türkçesi de katılmıştı. Bunlar uzun yıllar tamamlayıcısı olmuştu bu dilin. Rusların Trabzon'u işgalleri sırasında, Of-Bayburt arasındaki yolu açmalarına kadar, sahil ve şehir merkezleriyle pek haşır neşir olamayan, kırsalda ve içine kapanık bir köyün kozmopolit yapısının örnekleriydi bu farklılıklar. Bu nedenle diyebiliriz ki, Oçena küçük bir Karadeniz'di, Anadolu'nun küçük bir örneğiydi.

Dörtte biri gitti
Başta beş aileden başlayan köy nüfusu, 2000 yılı sayımlarına göre, toplam 8,355 kişiye ulaşmıştı. Bugün bu sayının dörtte biri dahi köyde kalmadı, umutsuzluğun umut görüntülü dalgasına kapıldı ve köyü terk etti. Geride kalanlar da terk etmek üzere. Umutla başlayan bir tarih, dramatik geçişlerden sonra, hüzünle karışıp nostaljiye bırakıyor kendini. Ve Oçena yazılmamış doğum sancılarına, unutulmuş anılarına, dillendirilmemiş hikâyelerine, hatta anlatılmamış kaful altı aşklarına ağlayarak yalnızlaşıyor. Binlerce yıllık, antik ve muhteşem bir kültürün kalıntılarını sırtında taşıyan Oçena yok oluyor. Bir Anadolu rengi daha solup gidiyor gözlerimizin önünden. Bir yıldız daha kayıp gidiyor. Sonuçta kullandığı antik dil de can çekişiyor...
Köyü terk eden her umutsuz, her çaresiz göçenle birlikte, kişinin taşıdığı farklılıklar, bildiği fazlalıklar da arkasından süzülüp gidiyor. Kapitalizmin pençesinden, medyanın talanından, yabancılaşmadan, inkâr ve ihanetten artakalanı, hafızasının bir köşesinde saklayabilenin de ölümüyle, bir damarı daha cansızlaşarak bu dilin, nice kelimeleri de silinip gidiyor. Güzelim koca bir kültür tarihe karışıyor, arkasında ağlayanı kalmadan. İhanet edenlerin utanmadan, "insanız" diyebildikleri bir dünyadan. Dünyadan bir dil daha eksiliyor...
Koca şehirlerin varoşlarına dağılan Oçenalıların, isteseler de konuşamayacakları, bir kenarda tek başına oturup bir Oçenalının, nostaljisini dahi mırıldansa kurtaramayacağı dili yok oluyor. Karadeniz'in, Anadolu'nun "Romeyika"sı ölüyor.
Hızla yaklaşan sonda, son kelimenin, son fısıldanışının ardından, artık sonsuza dek bir daha sesi çıkmayacak bu dilin, dalgalar halinde yayılıp uzay boşluğunda, buluşup kucaklaşamayacak kardeşleriyle.
Ve bu dilde sevmenin karşılığı olan "ağapi" kelimesi, ses olup bir daha sevişemeyecek sesten sevgilileriyle. 


Dilin bedeli

Dilin bedeli
Oçena köylülerinin ana dili Romeyika'yı yaşatabilmek Türkiye'nin zenginliği olurdu.
'Rumca'yı Rumlardan öğrenen Türklerden miydik, yoksa Osmanlının Müslümanlaştırdığı Rumlardan mıydık?' Çocukluğumuz hep bu sorular ve aldığımız karmaşık ve yetersiz yanıtlarla geçti





Özgürlük... Tarifi imkânsız bir duygu özgürlük. Özgürlük, herkesin yeterince algılayamadığı halde, anlatmaya çalıştığı bir histir. Yaklaşıldığı kadar ısıtan bir ateş, dokunulduğu kadar yakan bir kıvılcım gibidir. Sınırlı olduğu kadar infial, sınırsız olduğu kadar inhizam yaratır. İlginçtir ama, her iki ucunda, tam karşıtı olan köleliği barındıran bir yelpaze gibidir özgürlük. Özgürlük öyle bir duygu ki, onu gasp eden de onu yaşayamaz. Bir gün elinden alınacağı paranoyası altında, korkusuna köleleşir.
Platon, "Aşırı özgürlük, devlet ve bireyde köleliğe dönüşür" demişti. Özgürlük adına Sofuklis (Sofokleous) "Ayaklarıma pranga vurabilirsiniz, fakat inancıma vuramazsınız. Zeus bile beni mağlup edemez" diyerek, tanrısına bile restini çekmişti. Binlerce yıldır özgürlük, hep böyle atasözlerine süs oldu. Şiir mısralarına eklendi. Savaşçıların silâhından çıktı. Ve insanlık kendini bildi bileli, özgürlüğü gasp edenle onu kaybeden arasında savaş yaşadı.
Bence özgürlük, paylaşıldığı kadar sahip olunabilen bir duygudur. Onu paylaştığınız kadar ona sahip olabilirsiniz. Ona sahip olduğunuz kadar çocuksunuz. Onu hissettiğiniz kadar olgun ve üretkensiniz. Onu armağan ettiğiniz kadar sevebilir, onu feda ettiğiniz kadar âşık olabilirsiniz. Kalıcı birlik ve beraberlikler, dostluk ve kardeşlikler, bu duygunun paylaşıldığı ortamda sağlanabilir. Ve özgürlük yakalanıp zincirlense de, her yeni doğan, özgür doğuyor yine... Biz de böyle, herkes gibi anamızdan özgür doğduk. Trabzon ili Çaykara ilçesine bağlı, "Oçena (Köknar)" adıyla bildiğimiz bir köyde dünyaya geldik. Anadilimiz Türkçe değildi. Kendi dilimize "Romeyika" diyorduk. Bizim için Romeyika, sevgiyle şehvetin, gülücükle mutluluğun, yardımla dayanışmanın flörtünü tarif etmenin aracı gibiydi.

Anadilimiz yasaklandı
Anadilimiz ile ilgili sıkıntılarımız, ilk kez ilkokulda başladı. Her gelen öğretmen, anadilimizde konuşmamızı yasaklıyordu. Bazen korkutulduk, bazen dövüldük konuşabilme adına. Hatta, Romeyika konuşanı ispiyonlamamız istenirdi bizden ama yapmazdık. Kendi dilimizde gülüp oynamaya, dövüşüp barışmaya devam ederdik. Zamanla, farklı konuşup farklı öğrendiğimiz dil hakkında, büyüklerimize soru sorar olduk. Öğrendiğimiz dile Türkçe, kendi dilimize de Rumca dendiğini öğrendik. Ancak, neden farklı dil konuşup farklı dil ile eğitim aldığımız konusunda, tatmin edici yanıt alamıyorduk. Her defasında, bize kaçamak yanıtlar veriliyordu. En çok tekrarlanan, "Romeyika ile adam olunmuyor" yanıtıydı. Sonuçta adam olduk mu olmadık mı bilinmez ama, Türkçe'ye ilk kez "merhaba" dediğimiz bir dönemi böyle bitirmiştik. İlerleyen yıllarda, anadilimiz Rumca ve genel olarak kökenimiz hakkında daha net sorular sormaya başlamıştık. Türkçe konuşulan bir ülkede "biz nece konuşuyor ve neden konuşuyorduk, Romeyika dediğimiz anadilimizi bize kim öğretmişti, kimdik, neydik, atalarımız kimdi?" gibi sorular türemişti kafamızda. Herkes kendince bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Kimi dedesinden, kimi babasından duyduğunu anlatmakla yetiniyor, bazıları da kendince bir hikâye uyduruyordu. Ama her konu açılıp kapandığında, Rumlar ve doğal olarak Yunanlılarla bir ilgimizin olduğu kanısı oluşuyordu. En fazla takıldığımız nokta, "Rumca'yı Rumlardan öğrenen Türklerden miydik, yoksa Osmanlının Müslümanlaştırdığı Rumlardan mıydık?" sorusuydu. Çocukluğumuz hep bu sorular ve aldığımız karmaşık ve yetersiz yanıtlarla geçti.

Gurbette de sıkıntı çektik
Anadilimizle ilgili sıkıntıları, daha sonraları çıktığımız gurbette de yaşadık. Köyümüz insanıyla biraraya gelip anadilimizde sohbet ettiğimizde, yabancı bir dil konuştuğumuzu fark edenlerin sorduğu ilk soru, "nece konuşuyorsunuz?" sorusuydu. Rumca konuştuğumuzu söylediğimizde, ardından bir sürü soru ve akabinde farklı tepkilerle karşılaşıyorduk. Böylece, anadilimiz ile ilgili olarak, ilk defa reel bir eziklik duygusunu, gurbette karşılaştığımız insanlarla yaşamaya başladık. Rumlardan söz edildiğinde, bu milletin "kahpe", "düşman" bir millet olduğu iddiası, bizim de bu toplumla ilişkimizin olabileceği, en azından aynı kökten dili konuştuğumuzdan dolayı, bize de yöneltilen bir hakaret olabileceği düşüncesi, psikolojimizi rencide ediyordu. Bu nedenle, zaman içinde kendi dilimizi saklama ihtiyacı hissettik. Her soran kişiye, "Lazca konuşuyoruz" diye yanıt vermeye başladık. Çünkü, her Karadenizliyiz dediğimizde, "Laz mısınız" sorusuyla karşılaşıyor, "evet" dediğimizde ise, çoğu kez sempati ile karşılanıyorduk.
Anadilimiz ile ilgili sıkıntılarımıza, sadece karşılaştığımız fanatik kişiler neden olmuyordu. Bu sıkıntımıza, bazı Türk filmleri de tuz biber ekiyordu. Bu filmlerde sahnelenen Türk kahramanlığı ve buna karşın Rumların trajikomik vaziyeti, bize bu iki toplum arasında bir seçim yapma zorunluluğu dayatıyordu. Ya doğru, dürüst, çalışkan, kahraman bir Türk'tük ya da savaşmaktan aciz, entrikacı, haksızca Türklere eziyet eden, daha da kötüsü "gavur" bir Rum'duk. Ancak bu seçim hiç de kolay değildi. Çünkü anadilimiz, bu tür seçime ayak bağıydı. Bu tür filmleri izlerken, çok ilginç, belki de tarihin insan üzerinde şahit olmadığı bir duygu karmaşası yaşıyorduk. Bir taraftan filmdeki kahraman Türkleri destekleyen bir psikoloji, öte taraftan, tarifi imkânsız bir suçluluk hissi ile boğuşuyorduk. Ezikliğimizi belli etmemek için, filmdeki Türk'ün kahramanlığına, etrafımızdakilerden daha çok seviniyor gibi davranıp beynimizin verdiği farklı sinyallere rağmen, yüzümüzdeki kasları farklı şekillendirmeye çalışıyorduk. Renk değiştirme konusunda, bukalemunlar dahi bizi kıskanır olmuştu.
Bugün gelinen noktada, anadiline karşı olan sevgisi ve ona bağlılığıyla lanetlenen bir kimliğin arasında ezilen insanlarımızın birçoğu artık daha fazla direnemedi; birçoğu daha doğuştan itibaren çocuklarına Türkçe öğretme mecburiyeti hissetmeye başladı. Zaten son yıllarda, her geçen gün artarak çoğalan ırkçı söylem ve sloganlarla, gitgide aşırıya kaçan Türk milliyetçiliği karşısında, antik bir kültüre sahip koca bir toplum, tarih sahnesinden çıkarılmak üzere. Bir kültürü yok etmek, o toplumu yok etmekle eşittir. Bu vebalin hesabını tarih önünde kimler verir bilmem. 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:

Saat
Gazete Başliklari
 

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

Get Your Own Scroller